Provence: Marsilya ve Ötesi

11 Oct

Zeynep işe başlamadan önce, son bir tatil yapalım dediğimizde aklımızda olan yer Berlin’di. Ne var ki, uçak biletleri fırlayınca skyscanner’ı açıp, bakalım neresi varmış uygun fiyata diye arar bulduk kendimizi. Sonuçta 3 günlük bir tatil olunca, her yerin ayrı bir keyfi olur diye düşünmüştük. Seçeneği Göteborg ile ikiye düşürdüğümüzde ise Marsilya daha cazip geldi doğrusu. Bilinçli bir tercih olduğunu kimse iddia edemez. Yolculuğa 3 gün kala alınan Lonely Planet’a son dakika çalışmaları etkisini gösterdi ve fazlasıyla cahil olduğumuz Fransa’ya dair kafamızda bir şeyler oluştu.

IMG_6870

Bu sayede Marsilya’nın tek başına büyük bir kent olmadığını, ardında Provence adında özellikle yiyecekleri, biraz içecekleri ve lavantasıyla ünlü bereketli topraklar barındırdığını öğrendik. Hep kafamızda Fransa kırsalına dair bir merak, sanırım bir ölçüde imrenme varmış. 3 günlük de olsa küçük şehirlerde kalma fikri fazlasıyla coşku yarattı evde.

IMG_6792

Plan, doğrudan havaalanından araba kiralayıp önce Arles, sonra Aix-en-Provence’e geçip çevre köyleri dolaşarak son günü geçirmek üzere Marsilya’ya dönmekti. Daha önce hiçbir işe yaradığını düşünmediğim araç kiralarken yapılan “ikamet ülkesi” seçimi tüm planı değiştirdi. Tunus ya da ABDi’yi seçtiğimde 3 günlüğü 90 euro tutan araba, Türkiye seçince 160 euro tutunca araba ve kiralamaya dair tüm iştahımız kaçtı haliyle. Bununla mı uğraşacağız derken aklımıza Avrupa’ya gideceğimiz geldi. Avrupa dediğin demiryolunun kalbiydi, en ucuz ve en güvenli ulaşım yolunu tercih etmemek demek çılgınlıktı. Her neyse işte öyle karar verdik ve havaalanından önce Arles, ertesi gün Marsilya ve günü birlik Aix-en-Provence yapmaya karar verdik.

IMG_6688

Şimdi hikayeyi başa sarmanın zamanı. Türkiye’ye girişten daha hızlı olan pasaport kontrolünün ardından, hava alanının istasyonundan Arles’a bilet almaya çalışıyoruz ama bilet makinesinde İngilizce seçeneğinin olmaması biraz zorluyor. Etraftan yardım istemek adına feryatlarımız ise ortak dili bulamadığımız için karşılıksız kalıyor. Neyse, kafa göz dağıtarak bir bilet alıyoruz makineden.(Kişi başı 12 euro) 40 dakikalık bir yolculuk sonrası Arles’dayız.(Gerçekten Arl diye okunuyor) İstasyondan çıktığımızda gerçekten kafamızdaki önyargılara son derece uygun olan bir kasaba ile karşılaşıyoruz. Eski, yüksek tavanlı binalar, birbirine son derece yakın konumlanmış ve sokakları daralarak kıvrılmaya zorlamışlar. 5obin kişilik bir şehir olduğu düşünülürse fazla büyük olma ihtimali yok zaten, yine de eski şehir çok geniş bir alana yayılmış ve canlılık hala bu bölgede devam ediyor.

IMG_6680

Uzun süredir batı Avrupa’ya uğramamamızdan mütevellit otel fiyatları bizi biraz ürkütse de, 3 günlük bir tatil olmasının şımarıklığını yaşayalım istiyoruz. Hotel d’Arlatan 17.yy’da yapılmış bir kompleksin restore edilerek otel formuna getirilmiş bir hali. Yüksek tavanlı ve geçirdiği yılları her tarafından belli eden odanın avlu manzarası da son derece şehrin ruhuna uygundu. Hem temiz hem de standardlarının yüksek olduğunu kabul etmek gerekir. Yüksek standard demişken, otelin havuzuna girmek için öyle yüksek bir motivasyonumuz vardı ki, güneş battıktan sonra kıçımız donarak 10 dakika yüzdükten sonra koşarak odaya gitmemiz gerekti. Bir de baktığımız hiçbir otelde kahvaltı dahil değildi, dahil olmadığı gibi pek de matah olmayan kahvaltıları 10-15 euro ekstra istiyorlardı, hala da anlam verebilmiş değilim. Her neyse biz böyle bir oda için 120 euro ödemek durumunda kaldık.

IMG_6736

IMG_6746

Arles’a dair söylenecek neler var sorusuna anıtsal olarak yanıt verirsek, cevabımız eski bir katedral, Roma’dan kalma bir arena bir de tiyatro olurdu. Ben güzel taş binalarının yayıldığı sokaklardan bahsetmek isterdim. Aslında bu bana özgü bir vurgu olmazdı, zira Van Gogh parasızlık yüzünden intihar etmeden önce Arles’a yerleşmiş ve artistlerden oluşan bir komün oluşturmaya çalışmış. Bu arada ise Arles sokaklarının, cafelerinin ya da pastoral güzelliğinin ilham verdiği yüzlerce resime hayat vermiş. Sanırım kasabanın estetiğine ve ruhuna dair yeterince güçlü bir referans vermiş olduk.

IMG_6729

Bu sefer gezimize adeta gastronomik bir parantez açtığımızdan yemeğe dair kısmına ayrıca değinmek istiyorum. Bu noktada ise sadece irili ufaklı bir çok meydanında yer alan cafelerde bira, şarap ya da espresso içmenin ne kadar keyifli olduğundan bahsedebilirim. Hayatın geri kalanına göre, biz Türkiye’de içmek için haraç ödemeye alışık olduğumuzdan, ucuz kalınca şarap içmek cazip bir seçenek oluyor.(Yerine göre değişiklik göstermekle birlikte espresso 1,5-2, 25’lik bira 2-3, bir karaf şarağ ise 8-10 euro) Bir de gecenin bir yarısı olmasına rağmen küçük bir kasaba için son derece canlı olan bir hayatı var. Öğrenci şehri olduğuna dair bir şeyler okuduk, muhakkak payı vardır. Ana cadde çevresinde olan barlara uğramanız tavsiye edilir.

IMG_6708

Arles’ı geride bırakırken Marsilya’ya giden yerel tren yerine daha pahalı olan ulusal trene binmişiz. Tam da bu noktada biraz Fransızlar ve önyargılarımızdan bahsetmeyi zaruri görüyorum. Evet, nasıl bir eğitim sistemleri varsa kesinlikle İngilizce öğretemiyorlar, öyle ki insanlarla konuşurken Türkiye’de mahalleye gelen yabancıya yol tarif etmek için seferber olan gençlikle pek farklı durumda oldukları söylenemez. Yalnız buna kılıf olarak “biliyorlar ama konuşmuyorlar” imajı ise büyük bir ulusal başarı. Zeynep’in “Do you speak English” sorusuna “Yes” diye cevap veren gence, “Ok, are you French?” sorusunu yöneltmesi yeterince açıklıyor bence durumu. Tüm bunların yanında sahip oldukları diğer imaj olan soğukluk ve kendini beğenmişliğe dair pek bir şey yaşamadık biz. Her zor durumda olduğumuzda ya da “ben turistim ve gerçekten kafam karıştı” diye ortalıkta haykırırken; ortak bir dil bulamasak da yardım etmek için çırpınan birileri oldu. Yanlış trene binince, görevlinin “hadi keratalar yanlış binmişsiniz, bu da benim hediyem olsun size” demek isteyip de, araya dil engeli girince, bize bunu büyük bir içtenlikle aktaran bir genç çıktı. Ya da Türkiye’den olduğunu söyleyince, büyük bir keyifle, tabii Fransızca, Türkiye’deki gezilerini anlatan yaşlılar da… Özetle bizim Fransızlarla olan deneyimimiz kesinlikle çok cesaret vericiydi.

IMG_6798

Neyse, Marsilya’ya olan 1 saatlik bir tren yolculuğundan bu kadar uzak konulara gitmek bana aferin kazandırmaz. İstasyondan yarım saatlik yürüme mesafesinde olan eski limana yakın otelimize, benim rehberliğimde tüm göçmen mahallelerini dolaşarak gittikren sonra rahat bir nefes aldık. Zira mahalle arasındayken, kendime ve bulduğum otele dair şüphelerim ciddi anlamda artmıştı. Neyse ki, Hotel Saint Ferrol yüksek standardlı olmasa da,  temizliği ve merkeziliğiyle gönlümüzü kazandı. Odaya gecelik 85 euro verdiğimiz düşünülünce kesinlikle adil bir alış verişti. Klimalı odanın keyfini bir süre çıkardıktan sonra şehri dolaşmak gerektiği kanısına kapıldık ve tam anlamıyla devasa bir U şeklinde olan limanın sağ hattından yürüyerek her yerde karşımıza çıkan St.Jean şövalyelerinin kalesine çıktık.  Biraz limana ve şehiri, biraz denizi ve güneşin batışını izledikten sonra karnımızın acıktığına kanaat getirerek yemek yemeye karar verdik. Malum yine bu konuya ayrı bir bölümde değineceğim.


IMG_6881

Yemeğin ardından konforlu ve aşırı güvenli Arles’dan sonra karanlık Marsilya fazla büyük ve tekinsiz geldi açıkçası. Deniz kenarı şenlikli olsa da, doğru dürüst açık mekan bulamadık. Tabii, büyük bir şehirde nereye gideceğini bilmeyince şans yetmiyor. Gece Eminönü’nde takılacak mekan arayan turistin hali gibidir belki de durumumuz. Bunu şimdilik bilmiyoruz. Ve bir zamanların zenginliğine işaret eden, görkemli, süslü, büyük ama ihtişamının yerini, kendi başına bırakılmışlığın aldığı binaların sıralandığı geniş ve boş caddelerden geçerek otelimize döndük.

IMG_6868

Ertesi gün ise rotamızı Aix-en-Provence’a çevirdik. Biz saf gibi tren bileti aldık ama otobüs hem daha hızlı hem de çok daha sık var. Hem de otogar ve gar iç içe, yani en azından Aix’e otobüsle gidin bizce. Yaklaşık 100bin nüfusu olduğunu bildiğimiz Aix’e vardığımızda beklentimiz son derece düşüktü. Her ne kadar Michelin yıldızlı bir restaurantda yemek yemeye geldiysek de, hepsi çok bakımlı olan binaların altında aklımıza gelen her türlü lüks markayı görebileceğimiz, Pazar gezmesinde iyi giyimli insanların doldurduğu Cours Mirabeau’u görünce geldiğimiz yerin sıradan bir kasaba olmadığını anladık. Cadde üzerinde daha lüks markalar olsa da, son derece kendi has karakteri olan ara sokaklarında da keyifli cafeler, butikler ve türlü dükkânların olduğu kasaba bizi gerçekten çok heycanlandırdı. Saatlerce gezip, meydanlarında bir şeyler içtikren sonra keşke geceyi burada geçirebilseydik dedik.  Kesinlikle görmeniz gereken bir yer olduğu düşüncesindeyiz.

IMG_6866

Açıkçası Marsilya’ya haksızlık etmek istemeyiz ama Aix bizde, beyaz Fransızlar’ın Marsilya’yı göçmenlere bırakıp çekildiği bir sığınak olduğu izlenimi yarattı. Irkçı ya da göçmen düşmanı olmak adına daha fazla malzeme vermeden görüşümü paylaşayım. Marsilya’ya günü birlik gitme şansınız varsa kesinlikle konaklamaya gerek yok, Provence o kadar zengin ve verimli bir bölge ki, kasabalarında yaşayacağınız deneyim kesinlikle tatmin edici olacak. Biz arabamız olmadığı için köylerine ve daha küçük kasabalara gidecek zamanı bulamadık ama bölge daha çok farklı gizli hazine barındırıyor olabilir. Bir dönem Fransız Papalar’ın ikamet yeri olan Avignon seçeneklerden biri olabilir, buna karşılık 500 nüfuslu bir köy olan Moustiers-Sainte-Marie’de Michelin yıldızlı bir şef olan Alain Ducasse’ın restaurantı olduğunu bilmek bölgeye dair ipuçları veriyor.

Province-Lavender-Fieldsfghfhfg

Bir de mevsimine yetişenler için, her daim ofislerimizde çalışırken wallpaper olarak gördüğümüz lavanta tarlaları temmuz ve ağustos ayında bütün güzelliğiyle arz-ı endam ediyormuş. Sonuçta diyeceğimiz o ki, Marsilya’ya bir bilet alın, havaalanında arabanızı kiralayın ve Provence’ı keşfedin. Eminim, üşenip gitmediğimiz ve Marsilya’nın her yanından görülen Notre Dame de la garde katedrali de çok özeldir, ama Marsilya’ya bir gün verip çevreyi dolaşmak benim gözümde daha heyecan verici. Belki bir gün, Marsilya’ya dair çok özel tavsiyeler alırsak, fikrimiz değişir muhakkak.  O zamana kadar görüşümüz böyle gibi.

IMG_6902

Yeme içme için ayrı bir yazı geliyor olacak…

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: