Gallery

Bir Yunan Adası: Midilli

2 Aug

Ayvalık’tan Turyol’un feribotuyla uzaklaşırken, geri dönüp baktığımızda gördüğümüz devasa Türk Bayrağı’nın anlamlı olduğunu düşündük. Zira benzer örneklerini en yakın yabancı kara parçasına yüzlerce kilometre mesafede olan şehirlerde görmeyi kanıksamıştık. Ne var ki, feribot Midilli’ye yaklaşırken, (adalardaki toprak hakimiyeti konusunda en az bizim kadar paranoyak olduğunu düşündüğümüz) Rumların sadece küçücük bir bayrağının dalgalandığını gördüğümüzde emin olduk: Yunanlar’da milli şuur kesinlikle eksikti, öyle olmasa da “stratejik ve jeopolitik” önemi bu derece önemli olan ve şu aralar karınca misali Türkler’in akmakta olduğu Midilli’ye ayak basan herkesin; anında Yunan toprağı olduğunu kanıksaması elzemdi. Neyse “Yunanistan Yunanlar’ındır” deyip ilerlemenin yazının selameti için önemli düşüncesindeyim.

20140726_201241

Evet, en son feribot demiştik. Malum bayram trafiği derken sabah 9’daki feribotumuz için 23.30’da İstanbul’dan çıktığımızdan sabah 5.30 sularında iskeleye daha doğrusu yanındaki armut koltuklara kendimizi attık. (Not: Biz bileti Turyol’dan gidiş/dönüş 25 euroya aldık ama bir de Jale tur var. Hatta normal yolculuk 1.5 saat iken Jale tur’un IDO benzeri motoru 30 dakikada varıyor) Saat 8 olunca bir kıpırdandık ama iskelenin önündeki sıra bize bayram münasebetiyle feribotun geç kalkacağının haberini veriyordu. Neyse pasaport kontrolü vesaire derken 1 saat gecikmeli de olsa Midilli’ye doğru yol almaya başladık. Aklınızda olsun, eğer bir gün ülkeden kaçmayı düşünürseniz en doğru nokta Ayvalık iskelesi. Belki bayram kalabalığı etkili olmuştur ama pasaport ve bilet karşılaştırılmadığı gibi, sınır polisi pasarportu damgalarken yüzünüze bile bakmıyor.

Ayvalık’tan ayrılmayı becerebilirsem, Midilli tarafındaki pasaport kontrolünün de çok hızlı ve sorunsuz olduğunu söyleyebileceğim. Hatta ülkemizden kaçarcasına uzaklaşan orta sınıf Beyaz Türkler’in istilası sonucu Midilli’de kiralanacak araba kalmadığını da söylemem gerekiyor. Neyse ki yerel bir müteşebbis olan Anthony Rent a Car bize 6 kişilik bir Doblo tedarik etti de, İstanbul’dan yola çıkışımızın üzerinden onüç saat geçerken biz ilk durağımız olan Molivos’a doğru yola çıkabildik. Yine de Anthony ve daha sonra da bolca değineceğim Yunanlar’ın kafa yapısına değinmeden geçemeyeceğim. Zira Anthony araba anahtarını verip, 4 günlük ücreti olan 240 euroyu alırken, kredi kartımızı dahi almaya gerek duymadan, dönüşte arabayı limanın otoparkına park edip anahtarı sürücü paspasının altına bırkakmamızı tembihlemesi ve yaptığı tek vurgunun “Aman arabayı kilitleyip bırakmayın ama” olması bizim fazlasıyla uzak kaldığımız bir kafa yapısı.

Ne demiştik, Molivos’a doğru gidiyorduk. Molivos’a kadar dayanamayıp Palamutbükü’nün güzel Rum evleriyle bezenmiş modeli olan Petra’da, Taverna o Nikos’da Rum mutfağıyla tanışma şerefine erişti midelerimiz. Yemek detaylarına daha sonra girecek de olsam Midilli klasiği olan ahtapot ızgaradan başlayan salata ve mezelerle devam eden, bira ve uzo ile neticelendirdiğimiz sofradan kalkarken 6 kişi 80 euro verdiğimizde yaşadığım keyfin içimi titrettiğini söylemem gerek.

Biraz daha ilerlemeden adadan bahsetmek isterim. Feribottan adanın merkezi Midilli’de iniyorsunuz. Midilli orta büyüklükte bir liman kenti havasında. Biz hiç zaman geçirmedik ama genel izlenimim itibariyle bir daha gelsek en azından 1 gece şans tanıyacağım bir yer. Turistik anlamda çok değerli olmasa da yerellerin yaşam tarzını ve kültürlerini deneyimlemek için güzel bir fırsat, hem de insanın kafasındaki Akdeniz liman kenti şablonuna fazlasıyla uyuyor, tabii bu şablon sizin kafanızda hoş bir yer tutmuyorsa bu söylemin hiçbir anlamı olmayacaktır. Bizim ilk durağımız olan Molivos ise adanın kuzey batısında yaklaşık olarak Assos’un karşısına düşüyor, hatta düşmekten öte hemen yanında desek gerçeğe daha yaklaşmış oluruz sanki. Bir de son durağımız Polimari var, o da adanın güneyinde kalıyor, böyle ufukta Karaburun’u seçebiliyorsunuz, hayal gücünüzün de yardımıyla. Ee tabi, Türkiye’ye bu denli yakın olunca birçok noktada Turkcell 3G bile çekiyor. Ancak diğer operatörlerin bu kadar şanslı olduğunu söyleyemeyeceğim. Bir de ada diyoruz ama, bizim adaların aksine hayli büyük. Bu üç şehir arasında birer saat yol alıyorsunuz en az, tabii virajlı yolların da katkısıyla.

Molivos’a varamadık bu sefer de farkındayım; ama Petra’daki Nikos’un Tavernası üzerinden yemeklerden biraz daha bahsetmek isterim. İnsanın yemekten aldığı hazın çok ciddi anlamda bir de psikolojik boyutunun olduğunun farkında olsam dahi, Petra’da yediğimiz öğle yemeğinin çok lezzetli olduğunu düşünüyorum. Kaldı ki, eğer yemekten haz alıyorsak ve bu psikolojik ise bırakın öyle kalsın. Adada en sık yediğimiz şey Grek salatası oldu. Aslında çok basit, söğüş biber, soğan, salatalık ve domates, üzerine ise bizim Ezine’ye çok benzeyen Feta. İlk yediğimin coşkusu devam etmese de, her seferinde keyifle yediğimizi söylemem gerekiyor. Bu keyifte bana göre iki faktör önemli idi. Birincisi uzun zamandır yemediğim kadar güzel bir domatesi yiyor oluşumuz, ki güzel malzemelerin birlikteliği yalın ve basit bir şekilde ortaya keyifli bir lezzet çıkarmamızın güzel bir örneğiydi. Diğeri ise bu sıcak ve nemli havaya fazlasıyla uyumlu ve insanı tazeleyen bir lezzet olması.

Bunun dışında her sipariş ettiğinizin içinden Feta çıkmasına hazırlıklı olmalsınız Midilli’de.Bana kalırsa son derece hoş bir sürpriz oluyor. Bizim her zaman zeytinyağlı olarak yediğimiz kabak çiçeği dolmasının içine Feta koyup, kızartmaları ise ortaya o kadar keyifli bir şey çıkarmış ki, sanırım dört günde altı kere ortaya kabak çiçeği dolması söylendi.

Güvece karşılık gelen “saganaki”yle de menülerde sıkça karşılaşacaksınız. Feta Saganaki, Midye Saganaki, Karides Saganaki… Bence muhafazakar olmayıp hepsini denemekte fayda var. Bir de karşı kıyıda bu kadar az ve pahalı iken, Midilli’de hamsi muamelesi gören ahtapot ve kalamar var. Hamsi diyorsam bolluğundan ve ucuzluğundan, yoksa Ahtapot ızgara, ahtapot kızartma, şarapta ahtapot, ızgara kalamar, kalamar kızartma, kalamar dolması… Her öğününüzde sofranızda tutmazsanız Türkiye’ye döndüğünüzde pişman olacağınız lezzetler… Aslında her gittiğimiz yerde masayı burada olduğu gibi mezelerle, ara sıcaklarla donatıp, uzonun eşliğinde saatler süren sofralar kurmak en büyük keyifti bizim için.

Fiyatı itibariyle tadından yenmeyen bir diğer şey ise Uzo. Türkiye’de bir büyüğü lokantada 100 Tl’nin altına açtıramadığımızı düşününce, 20 cl’lik uzolara 6-7 euro yazılması paha biçilemez… Aynı zamanda insan ömrünü Türkiye’de geçirdiği gerçeğiyle yüzleşince de, kendimizin hafif tabirle sağılacak inek ya da daha doğrusu keriz yerine konulduğunu hissettiğinden son derece sinir oluyor bu duruma. Nedendir, nasıldır, rakıdan farkı nedir henüz bilgilenebilmiş değiliz ama rakıdan biraz daha farklı bir kafası var uzonun. Alkol oranı rakıyla paralel 40-50% arası değişse de, insanı daha az çarpıyor, daha da önemlisi kesinlikle baş ağrısı yapmıyor. Tabii su katılmadan, ılık uzoya sadece buz eklenmek suretiyle içilmesinin; en azından biz öyle içtik ve Rumlar da hiç çaktırmadı, umarım doğrudur; payı da vardır eminim. Halbuki rakıya doğrudan buz atılmaz derler, bilemedik…

Sonunda yeme içmeyi bir kenara bırakıp Molivos’u anlatmayı başarabileceğim galiba. Akdeniz kentlerinin kendine özgü dar sokakları kaçınılmaz oluyor haliyle. Yalnız Yunan adası deyince aklınıza beyaz badanalı, çatısız evler geliyorsa bu noktada yanıldınız. Anlayabildiğim kadarıyla beyaz badanalı evler biraz daha güney adalarına özgü, buradaki mimari daha çok Gökçeada’yı andırıyor. Taş evler, mavi, yeşil, kırmızı ahşap panjurlar, kapı önünde zeytin ağaçları… Bir yamaca kurulmuş şehrin siluetini, beklendiği üzere tam tepeye konumlanmış olan kale tamamlıyor. Sahile paralel uzanan ana yolun önüne arkasına konumlanan ve birbirinden güzel manzaralar vaadeden mekanlarda vakit geçirmekten keyif alacağınız şüphesiz, en azından biz çok keyif aldık. Bir de paralel yolu takip ettiğinizde vardığınız küçük ve sevimli limana yerleşmiş lokantalar ve ambiyans son derece davetkar. Yalnız çok basit gibi görünse de, en basit mekanın tabelasının bile elle boyanmış, birçoğunun ise tablo gibi olduğunu düşündüğümüzde ambiyansın çok da tesadüfi oluşmadığını söyleyebiliriz. İnsan görünce ister istemez sorguluyor, yani ışıklı, plastik tabelaların bayağılığına onca para harcanırken, neden kimse gerçekten değerli bir alternatife yönelmiyor anlamak mümkün değil.

Ambiyans demişken, haliyle biz de bu daveti geri çeviremedik ve tam limanın köşesinde “Octopus” adındaki lokantaya oturduk. Petra’daki öğle yemeğinden çok da farklı bir şey yediğimizi söyleyemeyeceğim, ama gerek yemekleri gerkekse ambiyansı ile uğranmayı hak ediyor.(Yediğiniz içtiğinizle yaklaşık 15-20 euroyla çıkılacak bir mekan) Ancak tüm günün yorgunluğu üzerimizde olduğundan otelimize yani Akti Otel’e dönüyoruz. Kişi başı 20 euroya havuzu olan bir otelde kalmak keyifli olsa da, her şeyin bir bedeli var. Otelimiz merkezden arabayla 5 dakika ve bol yokuşlu olduğundan yürüme bir seçenek değil. Biz memnun kalmış olsak da, tavsiyem merkezden sevimli bir pansiyonda kalmanız. Zira ertesi akşam dışarı çıktığımızda mecburen arabayı içkili kullandık. Tek sevindirici tarafı alkol kontrolünün olmaması. Sevindirici taraf olduğunu, zil zurna sarhoş olmayacağınız varsayımı üzerinden söylyebiliyorum; yoksa içkili araba kullanmaya özendirdiğimiz anlaşılmasın.

Molivos’ta denize girmek için uzun plajlar yok. Onun yerine beach clublar var, en azından Congas var. Turistlerin olduğu kadar yerlilerin vakit geçirdiği bir mekan. Geceleri kokteylinizi içip biraz fazla kaçırdıysanız, sabah kahvaltısında size sigara ve aspirinizi sunup, ardından gün boyu biranızı içerek önünden denize girebileceğiniz bir mekan. Yani her an, farklı ihtiyaçlarınızı karşılayabilecek tropik ögelerin, bambuların, hasırların hüküm sürdüğü; her an güzel müziklerin çaldığı bir mekan. Haliyle fiyatlar ortalamanın biraz daha üzerinde. Yine de 6 euroya öğle yemeğinizi yiyip, 3 euroya biranızı içebilirsiniz. Biz bir de gece dayanamayıp kokteyllerini içmeye uğradık, gecenin 3’ünde bile canlı, herkesin kafasına göre takıldığı bi yer. Ama sadece Congas değil, gece dışarı çıkmak istiyorsanız sahil yolu üzerinde gün batımını izleyebileceğiniz, eğer onu kaçırırsanız Assos’un ışıklarına bakabileceğiniz çok keyifli barlar var, kendinizi oradan oraya atmak da pekala keyifli olabilir.

Günü Congas’ta takılarak geçildikten sonra akşam yemeği için bu sefer Molivos’a 20 km uzaklıktaki Skala Skamnia’ya gittik. Midilli’de ahtapotların ipe asılarak güneşte kurutulduğu temasına ait fotoğrafların neredeyse hepsi burada çekiliyor. Haliyle yemekte payımıza ahtapot düşüyor, şikayetçi olduğumuz söylenemez. Lokantaların iskeledeki ağaçların altına masalar attığı, bu gerçekten çok sevimli ve küçük balıkçı köyünde; yine uzolar ve ahtapotların domine ettiği masamızda mest olmuşken 130 euro gelen hesap tadımızı kaçırmıyor desek yalan olur. Yunan alfabesini anlamak zor bir meziyet olsa da adisyona baktığımızda seçeneklerden giderek “Coca Cola” ve “Tzaziki”leri eliyoruz. Mekanın sahibine ÖSS’ye girmiş bir nesil olduğumuz hatırlatınca, dershane hocası misali soruların üzerinden bir bir gidiyoruz. Adisyondaki bir takım kalemleri elediğimizde kalan hesabın 90 euro olması, sanırım herkesin payına bir mesaj veriyordur. Gerçi adamlar sonra hata olduğunu, üzgün olduklarını belirtti ama yine de adisyonun üzerinden geçmek size 20-30 euro kadar tasarruf ettirebilir. Bu arada restoranımızın adını söylemiyorum çünkü, hepsi iç içe geçmiş haldeydi ve benzer atmosfer sunuyorlardı, bence hangisi hoşunuza gittiyse oraya oturun. Ama Skala Skamnia’ya gitmeye sakın üşenmeyin, sanırım en keyifli atmosferi orada yakaladık.

Molivos’dan sonra deniziyle ve uzosuyla pek ünlü olan Polimari’ye geçtik. Şehre girmemizle Molivos’tan sonra fazlasıyla artmış olan beklentimizin de etkisiyle biraz hayal kırıklığına uğradık. Aslında önce Plomari, sonra Molivos’a gitsek Plomari de çok güzel gelirdi ama göreceli olarak sıradan olan mimarisi ve göreceli olarak sınırlı mekan seçeneğiyle Molivos’un gölgesinde kaldı. Gerçi kaldığımız Frini Studios hem manzarası hem de odasının yüksek standardıyla oda başına verdiğimiz 95 euroyu fazlasıyla hek ediyordu. İşletmecisi Lakis’in hoşgeldin şarabı ve hoşçakal zeytinyağıyla zirve yapan, şaşırtıcı ilgi ve performansı bizi mest etmiş olsa da, yediğimiz yemekler coşkumuzu dizginledi diyebiliriz. Akşamları “Sea Shell” ve “Sunset”de yemek yedik. Sunset biraz daha profesyonel bir işletme olsa da Türkiye’den gidince sıradan kalıyor. Sunduğu atmosfer ve yemekler gerçekten etkileyici (kesinlikle kötü demiyorum) değildi, hem de kişi başı 20 euro ile en yüksek hesabı ödemiş olduk. Buna karşın “Sea Shell” fazlasıyla amatör ama iyi niyetli bir lokanta idi, ama iyi niyetin her zaman yeterli olmadığını söylemek gerek; yine de tercihim şehir merkezindeki “Sea Shell”den yana.

Frini Studios’un hemen önünde adeta otele özel bir plajı olsa dahi, ünlü Hagia İsidoros plajına gittik. Türkiye’nin aksine sınırlı tesis olsa da, “Oasis”(inanın nasıl tarif etsem bilemedim) sahildeki beklentilerinizi fazlasıyla karşılıyor. Özellikle öğleden sonra Rum gençleriyle dolup taşmasını sanırım çok uygun olan fiyatlarına bağlayabiliriz. 5 euroya kokteyl, 2 euroya bira içerken, yediğiniz hamburgerin 3,5 euro olması, özellikle Kaş vb.’de sahilde yediği bir hamburgere 20 tl vermeye alışmış bir kitle için fazlasıyla motive edici.

Şu sıralar en azından kendi çevremin şikayet etmeye başladığı, özellikle şehirli nüfusumuza fazlasıyla işlemiş her daim ilerleme, her daim büyümeyle kafayı bozmuş düşünce yapısı var ya; işte o düşünce yapısının en azından Midilli’de esamesi okunmuyor. İnsanların sürekli daha fazlasını istemedikleri bir yerin bu kadar yakınımızda olması ise ilham verici. Açıkçası belki herkese aynı derecede anlam ifade etmeyebilir ama benim gördüğüm ilk andan itibaren her karşılaştığımda tekrar tekrar şaşırdığım bir durum vardı: Tüm otoparklar ücretsizdi. Yani neresinden baksanız dehşete düşürücü. Düşünün devlet para almıyor, özel bir müteşebbis çıkıp otopark yapmıyor, ihalesi falan olmadığı gibi değnekçi bile yok. İlk okulun bahçesini otoparka çeviriyorlar geceleri ama tamamen hayrına, garip… Sonra 60-70 yıllık lokantalar var, hem de çok fazla. Gelin görün ki, Türkiye’de 10 yılı devirip de şubeleşmeyen lokantalar bir elin parmağıyla sayılırken, 60-70 yıllık işletmelerin hala 5-10 masalı kalmaları yine aynı kafa yapısına işaret ediyor.

Bence bizde hastalıklı hale gelmiş olan bu temel içgüdü, yerlilerle her iletişime geçişte karşınıza çıkıyor. Eğer gerçekten mekana uyum sağlamadıysanız sinir bozucu gibi oluyor. Malum bizler tatilde bile acelesi olan bir milletiz. Açıkçası bu konuda rahat biri olan ben bile, 10 dakika tek müşteri olarak dondurmacının önünde beklememe rağmen kimse ilgilenmeyince, hafif bir şaşkınlığın eşliğinde dondurma almaktan vazgeçmek durumunda kaldım.

Yine de lokantalara ayrı bir başlık açmak lazım bence. Örneğin lokantaya gittiğinizde menüdeki ahtapotu sorduğunuzda kalmadı diyebiliyorlar, zira 1 tane almışlar ve sadece 2 masa isteyince tükenmiş. Ama ahtapotu bize de satamadı diye ne üzülüyor ne de mahcup oluyorlar, yani son derece olağan. Ya da tatlılar bitmiş olabiliyor, en olmadı verdiğiniz siparişler ya da istediğiniz bir çatal için bile sizi uzun süre bekletebiliyorlar. Ya da 7 kahve söyleyince, garson kız dehşete düşebiliyor ve bunu saklama gereği hissetmiyor. Açıkçası herkes tatil kafasında olmasına rağmen bizim grupta bile “Tamam adamların kafası rahat ama bu kadarı da fazla” diyenler oldu. Tüm bu gecikmelerde Adaya hicret etmiş Türk nüfusunun da payı muhakkak vardır; ama bu hizmet mantığını nasıl değerlendirmeliyiz?

Aslında çok basit. Zira Türkiye’ye göre son derece ucuz olan fiyatların tadını çıkarırken, servisin bu şekilde olmasına bir itirazımız olmamalı. Çünkü herkese 10 dakikada yemeğini götürmeliyim gibi bir sorumluluğu üzerinde hissetmediklerinden 4 garson yerine 2, 3 aşçı yerine 1 aşçı çalıştırıyorlar. Bir de genelde işletme sahibi de iş başında oluyor, anlayacağınız personel gideri minimum. Üzerine ya 7 masa da ahtapot isterse, hiçbirini kaçırmamalıyım demediğinden stok ve zayi maliyeti de hiç olmuyor, hem de her daim taze oluyor yedikleriniz. Yani karşılıklı olarak varılan basit bir anlaşma ile hem işletmeciler hem de müşteriler kazanıyor. Aslında bu gıda da öze dönmenin kazandırdıkları, doğaya yaptığımız gibi gıdayı da farklı formlara sokup, endüstriyel bir hale soktukça hem maliyetler artıyor hem de kalite düşüyor.

İşte özetin özeti: Son derece güzel, temiz bir deniz; özgün ve fazlasıyla arayışta olduğumuz bir mimari, özenli ve lezzetli yemekler, pozitif insanlar… Üstelik tüm bunlar karşı kıyıdan çok daha uygun fiyata, hem de alışık olduğumuz mahşeri kalabalıktan da uzak. Vizeyle uğraşmak çok gıcık olmakla birlikte, artık uzun ve kolay vize veriyorlar. Yani biz, diğer adalar nasıldır henüz bilemesekte, tekrar Midilli ve diğer Yunan adalarına dönmek için şimdiden sabırsızlanıyoruz.

Not: Bu arada adada yaşayan insanları Rum mu yoksa Yunan olarak mı nitelesem bilemedim bir türlü. Sanırm Rum etnik olan , Yunan ülkenin üst kimliği. Ama bir yorumunuz varsa lütfen paylaşın.

Bir de 10 gündür neredeyse Bıdık ve Kimyon’dan ayrıyız. Bu keyifli yolcuğun tek tatsız tarafı bu tatlı ikiliden ayrı kalmaktı.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: