Bir Diğer Yunan Adası: Yine Midilli

18 Aug

Son 2 yılla sınırlı olsa da Ağustos ayının ilk haftasını Midilli’de geçirmeyi adet haline getirdik sanırım. Geçen sene 4 günlük ziyaretin ardından, bu yıl farklı bir ekiple 8 günlük Midilli programı yapınca, acaba abarttık mı dedik? 8 günün sonunda, çok doğru bir karar vermiş olduğumuz ekibin gerisi tarafından da tasdiklenince, rahatladığımı itiraf etmeliyim.

Sil baştan adayı tekrar anlatmaya gerek yok. Ancak 8 gün kalınca adanın her bir tarafına musallat olduğumuzdan daha geniş bir geri bildirim şansı doğdu.

Geçen sene sadece Molivos ve Plomari’ye gitmiştik. Bu sene Skala Eressou ve Midilli merkezi dahil ettik.

Skala Eressou’nun adındaki seksi ima çok da yanlış bir noktaya işaret etmiyor. Zira Eressou’lu Sappho antik bir figür olsa da; lezbiyenlik isimlendirilmeye çalışıldığında akla geliyor. Yani adanın adı olan Lesbos ile lezbiyen arasındaki benzerliği tesadüf olarak nitlemek mümkün değil.

Her neyse, haliyle alternatif bir yer. Özellikle lezbiyenler tarafından talep görüyor, buna naturalistler ve türlü alternatif grubu da dahil edebiliriz. Hatta var olan alternatif ortamdan biz de gaza gelip, geceyi sahilde geçirmeye karar verdik. Ne var ki, üzerimize alacağımız bir hırkamız bile olmayınca, bu alternatif kalkışmamız sabahın 5’inde arabaların koltuklarını yatırarak yatak yapma çabasıyla son buldu. Tüm bu sefilliğe rağmen denize girip kendimize gelince, bir de üzerine kahvaltı yapınca önceki gecenin yorgunluğu kalmıyor. Bu arada denizi de gerçekten güzel. Hem temiz hem de huzurlu.

Yani diyeceğim şudur, Skala Eressou güzel bir yer. Günübirlik gidiyorsunuz doyamayıp, geceyi geçirmeye çalışıyorsunuz…

İşin şakasını bir kenara bırakırsak hem ucuz hem de alternatif ve keyifli bir yer. Evlerin aylık kirası 450 euro kadarmış. Haliyle yazlık niyetine gelmek bile bir tercih olabilir.

Takılmak için keyifli mekanlar var. Bunlardan biri Parasol diye bir yer. Tropic bir beach bar temasıyla kurulmuş.Ege’de saçma diyebilirsiniz, bizce güzeldi. Yine de adaya daha uyumlu olan mekanları tercih etmek sizin elinizde.

Yemekler adanın genelinde olduğu gibi ucuz ve açıkçası tesadüfen bulduğumuz Blue Sardine son derece lezzetliydi. Başlı başına karikatür olabilecek sakallı Rum bir amcanın tatlı – sert servisiyle iyice karakter kazanıyor mekan. Biz her zamanki gibi yedik içtik ve kişi başı 15 euro kadar verdik.

https://tr.foursquare.com/v/parasol/4dea67b7d4c00071b8220220

https://tr.foursquare.com/v/blue-sardine/503a2cdde4b0b7a03c111dac

Adanın merkezi Midilli ise karakteristik bir liman kasabası. Günü birlik Türk turistler daha çok burada kaldığından, hafif turistik bir hali var. Ancak biraz arka sokaklara dalınca kendi dünyasını yakalayabiliyorsunuz.

Örneğin biz kuzeyindeki eski limanda kalan bir lokantada yemek yedik. İyiki de yemişiz. Güzel bir ahtapot ızgara, kalamar dolma, balıklar, salatalar, mezeler ve tabii ki uzo derken tıka basa doyduk. Barınağa bağlı balıkçı sandallarına nazır yenen bu yemek yine 15 euro tutunca ise, insan yemekten ayrıca bir keyif alıyor.

Yine tamamen tesadüfen limanın hemen arkasındaki sokaklardan birinde Diablos adında bir mekanda son derece keyifli bir akşam geçirdik. Fazlasıyla yerel insanla dolu olan mekanda, kendince bir canlı müzik var. Ama ortamı domine etmiyor. Yediklerimiz inanılmaz değildi, ama atmosfer ve fiyatlarla düşününce uğramaya değer.

Son günümüzde ise plaj için uzaklara gidemeyiz dedik ve çevredekilere nereye gitmemiz gerektiğini sorduk. Havalimanına komşu bir plaj söylediler ve çok da umutlu konuşmadılar. Biz böyle olunca motivasyonumuz düşük de olsa, kendimizi zorladık ve kendimizi bir taksiye attık.(Taksinin 5 euro tutacağını bilsek, yola çıkma sürecini bu kadar abartmazdık) Beklentiyi düşürmek çok iyi bir şeymiş bizzat yaşadık doğrusu. Kohilia isimli bir mekan. Son derece güzel bir denizi vardı(Bir Plomari değil ama) ve çok da keyifli bir ortam yaratmışlardı. Hatta şöyle tarif edelim, Türkiye’deki güzel beach barların kasıntı olmayan bir atmosferde ve kendiyle barışık insanlarla dolu olduğunu düşünün. Hatta baya havalıymış, akşamda buralar keyifli olur derken, daha biz plajı terk etmeden gelen süslü püslü insanlar gecenin devam edeceği mesajını veriyordu. Aklınızda olsun.

https://tr.foursquare.com/v/%CE%B5%CF%85%CE%BA%CE%AC%CE%BB%CF%85%CF%80%CF%84%CE%BF%CF%82/4e514574ae6051db8de5bd4a

https://tr.foursquare.com/v/%CE%BC%CE%BF%CF%85%CF%83%CE%B9%CE%BA%CF%8C-%CE%BA%CE%B1%CF%86%CE%B5%CE%BD%CE%B5%CE%AF%CE%BF-mousiko-kafeneio/4cc963de5c17b60c3da60805

https://tr.foursquare.com/v/%CE%B4%CE%AF%CE%B1%CF%85%CE%BB%CE%BF%CF%82/4eecf35a7ee5f45387756b0c

https://tr.foursquare.com/v/kohilia/4dd938e352b1a5c64477cd7b

Geçen Midilli yazısının sonunda olduğu gibi yine genel bir değerlendirme ile bitireyim. İlkokul kompozisyonundan mı alışkanlık bilemedim, sonuçla bağlamayınca içim rahat etmiyor. Bu sefer lafı fazla uzatmayalım. 2 hafta kadar önce Alaçatı’ya ilk kez gitmiştik. Güzel bir yer olmasına karşın, çok da mutlu ayrıldığımızı söyleyemeyeceğim. Neticede Alaçatı’da tatil yaparken nefret ettiğimiz ne varsa, en azından Midilli’de o yok. Örneğin arabanızı park ettiğinizde size yanaşıp para isteyen belediye görevlisi ya da otoparkçı yok. Hiçbir zaman otopark parası ödemedik. Beachler için iyimser olarak 40-50 TL giriş ücreti ödemeyi bırakın, plajdaki bir barın şezlonglarını kullanırken kimse size ne yiyip içtiğinizi bile sormuyor. Başını alıp giden uçuk yemek fiyatlarının yanında, gönlünüzden geçen deniz ürününü taze taze hem de uygun fiyata yiyebiliyorsunuz. Türkiye’de rakının olduğu bir sofradan vasat bir yerde bile 100TL’nin altına kalkmanın imkansız hale geldiği bir ortamda, zengin bir masada kişi başı 15 euro vermek paha biçilemez. En azından sürekli aman yolunacak mıyım, beni kazıklarlar mı endişesi taşımadan tatilinizi yapıyorsunuz. Ve sanırım Alaçatı’ya özel aşırı süslü insanların domine ettiği, Nişantaşı’nın deniz kenarı hali gibi bir yerden herkesin keyfine baktığı, birbirini etkileyerek neticede inanılmaz kasıntı bir ortamın yaratılmadığı bir yer Midilli. Yani eğer tatil kafayı dinlendirmek ise Türkiye’de bunu bulmak gerçekten zor artık. Bu anlamda herkes için güzel bir alternatif ada. Zira Molivos’da genelde çocuklu aileler, orta yaşlılar; Plomari’de ağırlıklı Yunan olmak üzere gençler; Skala Eressou’da alternatif gruplar kalırken; merkezde ise adalılarla aynı ortamı paylaşabiliyorsunuz. Yani kim olursanız olun, kendinize uygun bir yer bulabiliyorsunuz.

Bir de en azından bizim çevremizde; hala deniz tatili kafasıyla 1 hafta aynı adada kalmak bir seçenek değil insanların kafasında. Yani Kaş’ta, Bodrum’da 1 hafta deniz tatili yapılıyor ancak Yunan Adaları olunca söz konusu olan 3 gün Midilli’de kalırım, oradan 2 gün Sakız yapalım  gibi bir kafa oluyor.Olay bir anda fazla şehrin gezildiği, kültürel bir tatil boyutunu alıyor. Bana sorarsanız, gönül rahatlığıyla gidin ve tatilinizin hepsini uzun uzun Midilli’de geçirin.

Kasım’da Kaş Başkadır!

20 Dec

Daha doğrusu başkaydı demem gerekiyor sanırım, zira adeta yılın sonuna geldik. Neyse her seferinde olduğu gibi konuyu çarpıtmaya meyilim var. Tanıdığım neredeyse hiç kimsenin sahil kasabalarının yazın yaşadığı tıklım tıkış halinden pek haz aldığını bilmem. Buna karşın yazlık yerlerin kış aylarında soğuk ve sevimsiz; dahası adeta ürkütücü yerlere döndüğünü düşünür herkes.

IMG_7488

En azından bir istisna olduğunu söylemek mümkün: Kaş. Bir şekilde iki kıştır, yolumuz düşüyor Kaş’a ve insanı yaşadığı şehirden soğutan bir psikolojiye büründürüyor. Sokakların boşluğu ıssızlıktan ziyade dinginliğe bırakmış kendini. Nüfusun 5.000 olduğunun düşününce akıl almaz bir hareket ve sosyalleşme hali insanlarda. Kimi oturmuş yolun bir köşesine manzaraya karşı sabah birasını içiyor, kimi çocuğuyla meydandaki çay bahçesinde oturuyor.

IMG_7438

Büyükçakıl’a gidince geçen sene köpeklere emanet olan plajın, bu sene kedilere devredildiğini gördük. Bütün bu sakinliğin içerisinde şöyle uzanıp, dalgalar çekilirken taşların çıkardığı tiz sesi dinlemek büyük bir keyifti.

IMG_7542

Bir Adanalı olarak kış mevsiminin aslında güneşli de geçebileceğini bilmeme rağmen, bu güneşli ruh haline deniz ve küçük bir kasabanın dinginliğini ekleyince paha biçilemez oluyor.

IMG_7470

Düşününce Kaş’ı özel yapan nedir? Aslında en yakın havalimanına 2,5-3 saat mesafede olması ya da imar durumundan dolayı hem pahalı hem de küçük kalması normal şartlarda bir dezavantaj sayılabilirdi. Ne var ki, bütün doğal güzelliklerine rağmen, bu sayede vahşi kitle turizminin gazabından kaçmış olduğu gerçeği, kolay ulaşılabilir olmamasını değerli kılıyor. 1970’lere kadar ülkenin geri kalanıyla olan bağlantısı deniz üzerinden olmuş Kaş’ın, bir anlamda Meis’e öykünmüş.

IMG_7445

Köy değil ancak vıcık vıcık ve tek tip tatil beldelerinden hiç değil. Büyük Kaş’ı özel yapan da tam bu eşsiz olma durumu.

IMG_7461

Neyse, bir yaz hikayesinde ayrıca ballandıra ballandıra anlatırız zaten Kaş’ı. Ancak insan bu güzel yerleri gördükçe, ben bol kavgalı, milyonlarca insanla üst üste yaşadığımız, kömür kokulu şehirlerde neden yaşadığını sorguluyor. Bazıları sadece sorguluyor; bazıları da bu anlamsız durumun farkında, hayatına yeni bir yön veriyor…

IMG_7459

Gallery

Esaretin Bedeli: 18.000 TL – Zorunlu askerlik üstüne birkaç söz…

3 Dec

Her Türk’ün asker doğduğuna dair bir şüphemiz yok, zaten olamaz. Sadece erkekleri bu denli asker olan bir milletin, kadınlarına da biraz bulaşmış olsa gerek. Hadi erkekleri çavuş, kadınları ise onbaşı rütbesi ile mükafatlandıralım, hem de askerliğe teşvik etmiş oluruz. Zaten biz millet olarak bir silkindik mi, artık bizi tutabilene aşk olsun. Eskiden öğle yemeğini Şam’da yerdik, şimdi öğle namazını Şam’da kılıyoruz o ayrı.

Neyse bir Türk dünyaya bedel olduğundan olsa gerek, kalabalık bir orduyu doyurmanın anlamsız olduğuna dair bir kanaata varmış yüksek mercilerimiz. Bir bedelli patlatırverdiler. Hem de standardları daha da düşürerek; hem daha ucuz , hem genç yaşlı herkese…

Şimdi tam bu noktada benim bir iki kelamım olacak. Ama sanmayın ki; askerliğimi yapmış olduğum için geri kalan milyonlarca Türk erkeğinin herbirinin bu en kutsal görevini yerine getirmesini arzu etmemden.

Öncelikle adına askerlik denilen ama daha çok bir esaret ve aşağılama ritüeli çevresinde cereyan eden ömrümüzden ayların çalındığa seansa hiç bulaşmamış ama tam da bedelli askerlik çıkınca bir anda hassasiyetleri depreşmiş, bu düzen içerisindeki pisliklerden bihaber; beylik cümlelerle bedelli askerliği eleştirenler: Siz, ya kapayın çenenizi ya da profesyonel anlamda TSK mensubu olun. Lütfen.

Ancak sadece bu kitleyi eleştirmek de ayrıca sığlık olabilir. Zira öğle namazını Şam’da kılmak, Kürtlere diz çöktürmek, ülkedeki seküler tüm unsurları kaba kuvvetle bastırmak sevdasında olanlar da ne hikmetse bir anda en rasyonel, en humanist kesiliveriyorlar. Bedellinin müjdecisi yaptıkları fakir edebiyatlarının ezikliğinde, “Ama orduya teknolojik harcamalar bıdı bıdı” diyerek yaptıkları hırsızlıkların, yolsuzlukların, sarayların  parasını çıkarma peşindeler. Bedelli askerliği insani bir öge olarak gören bu iki yüzlüler konu vicdani ret ya da zorunlu askerliğin kaldırılması olunca ise bir anda şahin kesiliveriyolar, ne hikmetse… Gerçi 14 yaşında katlettikleri bir çocuğun annesini yuhalatan ve de yuhalayan bir zihniyete olan kinimizi sayfalara sığdırabilir miyiz; oda ayrı mesele.

Eğer her Türk asker doğuyorsa, askerlerine yaptığın bu tutsak muamelesi nedir? Sürekli olarak yüksek kompleks sahibi TSK personeli tarafından aşağılanmanın bedeli nedir? Sokakta selam dahi vermeyeceğin bir çavuşun, bir astsubayın; hayatı boyunca taşıdığı ezikliğin muhatabı olmak nasıldır bilir misiniz? Ömrümü çaldılar, ömrümüzü çalıyorlar. Yetmiyor… Toplumsal ve bürokratik mekanizmalarla teslim olana kadar ayaklarımıza vurdukları prangaların hesabını kim verecek? Günün 6 saati sıraya sokup sokup, saymak için mi bizim hayatlarımıza el koyuyorsunuz? Kaç tane askere nöbet tutarken gerçek mermi verebiliyorsunuz? El bombasını saymıyorum bile… Benden daha iyi biliyorsunuz bir savaş çıksa; düşmana gerek olmadan bu ordunun yarısı birbirini kırar. Ama sanki insanlara işkence etmek içinize işlemiş, en barışçıl insanın bile eline silah vermiş olmakla övünüyorsunuz.

İnsanlar kaçıyor, kaçmak da yetmiyor. Hem kaçacaksın , hem de zamanında yaşına, bütçene uyduracaksın. Sözü özü şu, insanların hayatının içine etmekten vazgeçin. Zorunlu askerlik denilen zulüme son verin, ya da bunu yapacak dirayetiniz yoksa bedelli askerlik denilen zırva ile insanların umutlarıyla, hayatlarıyla oynamayın…

Sabret Mustafa, bu günler de geçer…

Başka Bir Kahvaltı Mümkün: Adana’da Rakı & Ciğer

15 Nov

18’ine kadar Adana’da yaşamış biri olarak, ciğerle yapılan kahvaltıları bilirim haliyle. Açıkçası daha önce ciğerle kahvaltı yapmışlığım yoktu; ama sabah 8’de ciğeri tükenen tablacıların varlığını hep duydum. Yakın zamana kadar sakatat yememiş bir insan olarak, sanırım Adana’yı temsil ettiğimi söyleyemeyeceğim. Yine de Bülent Dayım Pazar sabahı için rakı, ciğer alternatifini önerince heyecanlandık. Herkes biraz şüpheyle yaklaşsa da güzel bir deneyim olacağı su götürmez bir gerçekti. Pazar sabahı uyandığımızda geceden kalma olmamız motivasyonumuzu kesinlikle etkilemedi.

IMG_6460

Büyüksaat’in hemen yanındaki bir ara sokağa girince, kendimizi bir anda bambaşka bir dünyada gibi hissettik. Çocuklu aileler, genç kızlar, amcalar, akşamcılar… Herkes yan yana sıralanan tablaların önüne atılmış olan ve sokak boyunca devam eden masalarda; günü ciğerle açıyorlardı. Daha çok şaşırtan ise 3-4 masanın birinde ciğeri rakının şereflendirmesiydi. Klasik bir tabir olacak ama her yaştan, her çevreden insanın böylesine doğal ve uyumla olan birlikteliği, atmosferi de değerlendirince gerçek dışı bir hal alıyor.

20141102_104624

Özellikle Anadolu’da kabul gören içki içmeyi başkalaştırıp, şeytanlaştıran; kadın ve aile ile yan yana getirilmez olarak konumlayan hakim düşüncenin böylesine hükümsüz olması bir Adanalı olarak beni inanılmaz gururlandırdı. Bence değerli olan bunun sadece halkın belirli bir kısmının gidebildiği elit lokantalarda ya da otellerde değil de; eski şehrin ortasında ve gerçekten herkese hitap eden bir yerde olması. Neyse zaten memleketimle zaman zaman dalga geçsem de, hep gurur duyarım o ayrı, ama uzatmanın yeri değil doğrusu.

IMG_6454

Bu arada enteresan bir ritüelden bahsetmek isterim. Aslında tablacıların hepsinin arka sokakta dükkanı var, ancak cumartesi akşamı ve pazar öğlene kadar dükkanları kapalı olan yan sokağa taşınıp bambaşka bir atmosfer oluşturuyorlar. İşin doğrusu neden kendi dükkanlarının önündeki sokağa değil de, bir yan sokağa taşınıyorlar benim de bir fikrim yok ama iyi ki yapıyorlar.

IMG_6445

Sanırım biraz da yediklerimizden bahsetmek gerek. Biz Mehmet’in yerine gittik ve çok memnun kaldık. Zaten Adana’da kebap ya da ciğerin yanına ikramdan salatalarla yeşilliklerle masanın donatılmama gibi bir durumu yok. Ezme salata, yeşil salata, sumaklı soğanın yanına bir de tablacı salatasını isteyince tadına doyum olmuyor. Hele bir de ciğeri sumaklı soğanla birlikte lavaşa sokum yapıp üzerine kimyonu serpince… Bir de rakıdan bir yudum, sonra da ufaktan şalgam… Burada anlatırken bile canım çekti doğrusu. Biz bir de şımarıklık yapıp uykuluk da söyledik ve kahvaltı faslını öylece kapadık. Tek kelimeyle hepsi enfesti!

IMG_6458

İnsana garip gibi geliyor ama o sokağa girip de mangalın, etin kokusunu içinize çektiğinizde zaten canınız çekmeye başlıyor. İnanın rakı da atmosferin büyüsünden midir nedir; böyle çay gibi geçiyor insanın boğazından.

20141102_102520

Hemen söyleyelim mekanlarda içki yok. Arzu ederseniz kendi rakınızı evden götürüyorsunuz ya da sokağın sonundaki tekel bayinin çırağı size şişenin üzerinde yazan fiyattan getiriyor. Ama hiç merak etmeyin, Mehmet Abi öylesine ilgili ki, buzunuzu da bardaklarınızı da hallediveriyor. Hala esnaf arasında bu şekilde ilişkilerin devam edebilmesi ise inanılmaz geliyor kulağa. Yani sizin ciğer yediğiniz mekan hiçbir çıkarı olmasa da, başkasından satın aldığınız rakının her türlü servisini yapıyor.

Günün sonunda diyeceğimiz, Adana’ya yolunuz düşerse bu gerçek dışı deneyimi sakın kaçırmayın. Mehmet Abi’nin misafiri olun, ha bir de arka sokakta Yeni Uğur’dan taze taze yapılan cezeryelerinizi almayı unutmayın.

Mantar Peşinde: Jilber Hoca ile Yuvacık

24 Oct

Çocukluğumuzdan beri mantara dair duyduklarımız hep zehirlenmeler ve kültür mantarlarıyla sınırlı kaldı. Hatta bu ikilinin birbirini beslediği, yani her zehirlenme haberi üzerine kültür mantarının anneler gözünde tahtını daha da sağlamlaştırmasına yıllarca tanık olduk.

IMG_7239

Açıkçası şahsım adına son birkaç yıldır marketlerde gördüğümüz kestane, shitake ya da istiridye mantarına bile hayretle baktığımı söyleyebilirim. Mutfağa merak saldığımız son 2 yıldır ise kurutulmuş porciniyi hararetle takip ediyorduk; ne var ki tam da bu dönem Migros’un tedarik problemi hevesimizi kursağımızda bırakmıştı.

IMG_7286

Tam da geçen yıl bu zamanlar alternatif aktivite olarak ne yapabiliriz derken, internette Jilber Barutciyan ile ilgili bir yazıya denk geldim. Kendisinin Türkiye’nin ilk mikologu olduğuna dair idi yazı ve mantar toplama turları düzenlediğinden bahsetmekteydi. Zaten mutfağa dair ilgimiz yüksek, hem de trekking olur diye dahil olduk. Açıkçası mantara dair hiçbir fikrimiz yokken, Yuvacık’ın İnönü yaylasında kendimizi bulduk. İnsan hayatında doğada mantar görmeyince gördüğü her mantarı dehşet ile karşılıyor ve hepsini topluyor.

IMG_7197

Yemek sonrası olan sergide Jilber Hoca mantarlara dair briefing verirken topladıklarımızın hiçbirinin yenilebilir olmadığını öğrenince haliyle tadımız kaçtı. Öğleden sonra elimizden geldiğince yenilebilir mantar toplamaya çalışsakda; günün sonunda evde pişirebileceğimiz tek bir mantarımız dahi yoktu. Neyse ki, kıdemli mantarcılar bizimle lepista nudalarını paylaştı da, eve gelince omletin içine atacak birkaç mantarımız oldu.

IMG_7257

Bu arada hem Jilber Hoca’nın Türkiye’nin Mantarları kitabını edinmiş olduk, hem de mantarlara dair bir fikrimiz oldu. Aradan 1 sene geçti, Belgrad’ı dahi saran efsanevi bereketi nedeniyle konu tekrar mantara gelince Bemet Tur’un sitesine tekrar göz attık ve yine aynı zamanda İnönü yaylasına organizasyon olduğunu öğrendik. Tabii, bu gazla hemen dahil olduk ve ertesi gün kendimizi yine İnönü yaylasında bulduk.

IMG_7293

IMG_7288

Öncelikle İnönü yaylası tam bir doğa harikası. Kocaeli’nin Başiskele ilçesinden devam ettiğinizde, Yuvacık barajını geçtikten sonra İnönü yaylası okları takip ettiğinizde 1 saatlik bir stabilize yolu geride bırakınca, yaklaşık 3 saatlik bir yolculuğun sonun da varabiliyorsunuz. Kendisi bir doğa harikası olsa da, bizim Anadolu’nun işgal altında olduğunu düşündürecek kadar yoğun ateş altında kendisi. Ne hikmet ise silahını alanın atış talimine gelip, güzelim atmosferin tabiri caizse içine sıçtığı tipte bir cennet burası. Atış talimi yapmıyorsa bile, kadim Anadolu halkımızın pikniğini takiben her türlü plastik atığını bırakarak içine etmeye ant içtiği bir yer işte.

IMG_7291

Her neyse gerçekten etkileyici bir doğası var ve bize düşen de bu doğanın  içinde mantar toplamak. Mantar toplamak ayrı bir keyif, bu coğrafya ayrı bir keyif, açık hava bir başka… Anlayacağınız keyif almak adına her türlü şartın sağlandığı bir atmosfer burası. Bir de bu senenin mantar bereketini ekleyince, attığınız adıma dikkat etmeniz gerekiyor. Bu sefer fark ediyoruz mantarları tanımak paha biçilemez bir deneyim yaşatıyormuş insana. Geçen sefer hunharca saldırdığımız mantarları bu sefer sınıflandırarak ilerledik.

IMG_7180

Yenilebilecek mantarları bile sınıflandırmamıza rağmen, çılgıncasına talan etmedik. Sığır dili, kuzu göbeği, kanlıca, borazan, porcini, lepista nuda gibi bir çok mantarı çok net ayırt edebiliyor olduğumuz fark edince ise adeta mest olduk.

IMG_7256

IMG_7251

Jilber Hoca Türkiye’deki mantar kültürünü acımasızca eleştirerek geziye başlıyor. İnsana ilk başta kısmen itici geliyor bu tavır. Ancak mantara dair forumlara baktığınızda ya da köylülerle bir şekilde temasa geçtiğinizde aslında tamamen haklı olduğunu görüyorsunuz.

IMG_7289

Yani halka baktığınızda mantara dair iki görüş var: ya tamamen kültür mantarına biat ya da şuursuz ve bilinçsizce doğadaki mantarların tüketimi. Bilimsel anlamda detaylandırınca aslında iki şeklen benzer mantarın aslında insan üzerindeki etkisinin ne derece farklı olabileceğini anlıyorsun. Yani biri afiyetle yenirken, diğerinin sonu kaçınılmaz ölüm oluyor.

IMG_7185

IMG_7249

İşin özü ne çok tehlikeli bu iş, ne de hafife alınacak hali var. Tek yapılması gereken mantarları sınıflandırabilecek yetkinliğe ulaşabilmek ya da en azından öldürücü mantarları bilebilmek. İnsan biraz tadını alınca bu işin, adeta tutku haline dönüştüğü konusunda uyarımızı yapmamız gerekiyor.

IMG_7300

Ancak bizim açımızdan bu işin vazgeçilmezi eve geldiğinde, bu mantarları afiyetle yemek tabii…

IMG_7310

%d bloggers like this: